kriter Logo
 
MART 2007European Union SAYI 9
 
sp kriter Editorden icindekiler arsiv abonelik eurohorizons iletisim
spacer spacer
Editor

Değerli Kriter Okurları,

AB ile ilişkilerimizde artık eski heyecanın kalmadığı malum. Ancak toplumsal ilginin azalmış olması, sürecin ilerlemediği anlamına da gelmiyor. Aksine, bir çoğumuz farkında olmasak da bürokrasi harıl harıl çalışıyor. Heyetler Ankara-Brüksel hattında mekik dokuyor, toplantılar yapılıyor, yol haritaları çıkarılıyor, öncelikler belirleniyor, uyum takvimleri hazırlanıyor, müzakere pozisyonları şekillendiriliyor.

Tarama raporları tamamlandıkça, her fasılda Türkiye’nin uyum durumu netleşiyor. Müzakereye hazır olduğumuz ve olmadığımız başlıklar birbirinden ayrılıyor. Kıyas kriteri getirilen fasıllarda, müzakerelerin açılması için yapılacaklar belirginleşiyor, uyum çalışmaları hızlandırılıyor.

Ay sonunda gerçekleştirilecek Hükümetlerarası Konferans’da, “İşletme ve Sanayi Politikası” faslında müzakerelerin açılması bekleniyor. AB’den gelen sinyaller Alman Dönem Başkanlığı tamamlanmadan, “mali kontrol, ekonomik ve parasal birlik, istatistik “ fasıllarında da müzakerelere start verilebileceğine işaret ediyor.

Bütün bunlar, Ali Babacan’ın “hedefimiz 2014’te tam üyelik” söyleminin teknik anlamda hiç de hayal olmadığını ortaya koyuyor. Ancak işin teknik tarafı, madalyonun sadece bir yüzünü yansıtıyor. Diğer yüzünde ise bakmakta pek de istekli olmadığımız siyasi konular yer alıyor. Kıbrıs ve limanlar meselesinden, bazı üye ülkelerin ağzımızla kuş tutsak lehimize çeviremediğimiz tutumlarına kadar pek çok konu bu yüzde yer alıyor. Ve ne yazık ki, günün sonunda ilişkilerin seyrini belirleyecek olanın da bu alan olduğu biliniyor. Dolayısıyla teknik açıdan sürecin ilerliyor olması çok önemli olsa da, siyasi zemindeki kayganlığı gidermeye yetmiyor.

Hal böyle olmakla birlikte, AKP Hükümeti en azından öngörülebilir bir hedef koyuyor ve bu doğrultuda gereğini yapma gayreti gösteriyor. Ali Babacan, Kriter’in ocak sayısında yayınlanan söyleşisinde hükümetin bu konudaki yaklaşımını çok net ortaya koyarak şöyle diyor “Bizim için önemli olan, AB’de siyasi ortam müsait olduğunda, Türkiye’nin ne eksiği var diye bakıldığında, hiç bir şey bulamamaları. Yani Türkiye’nin üyeliği konusunda olası bir negatif tavrın sebebi asla teknik bir eksik olmamalı.” Bu ifade, hükümetin yaklaşan seçimlere rağmen, önümüzdeki dönemde AB’ye uyumdan taviz vermek niyetinde olmadığı mesajını veriyor.

AK Parti’nin yeniden iktidar olması halinde de bu tavrının süreceği anlaşılıyor. Ancak başta ana muhalefet partisi olmak üzere diğer siyasi partilerin bu konuda ne düşündüğü pek anlaşılmıyor. CHP’nin politikası, “AKP Hükümeti ne derse politikamız onun tersidir” yaklaşımıyla şekillendiğinden, net bir fikir vermiyor. Bu tavrıyla CHP, en çok sahip çıkmasını beklediğimiz konuda sergilediği muhalefet ile, AB projesini kendi elleriyle, AK Parti projesi haline getiriyor. Muhalefet-iktidar hattında, roller değiştiğinde tutumların da değiştiği tecrübeyle sabit olmasa, muhtemel bir CHP iktidarında AB ile iplerin kopacağı fikrine bile kapılmak mümkün.

Bu tablo karşısında akıllara, Macaristan müzakerelere başladığında Meclis’deki tüm siyasi partilerin imzaladıkları mutabakat metni geliyor. AB üyeliğinin, hiç bir siyasi partinin tekelinde olamayacak kadar önemli bir proje olduğu konusunda uzlaşarak müzakere sürecine ilişkin ortak ilkeler belirleyen partiler, imzaladıkları deklarasyonla kamuoyuna konuyu iç siyaset malzemesi yapmayacakları ve iktidara hangi parti gelirse gelsin sürecin aksamayacağı mesajını vermişlerdi.

Gönül Türkiye’deki siyasi partilerin de aynı olgunluğu göstermesini istiyor.