kriter Logo
 
ŞUBAT 2007European Union SAYI 8
 
sp kriter Editorden icindekiler arsiv abonelik eurohorizons iletisim
spacer spacer
Editor

Değerli Kriter Okurları,

Avrupa Birliği konusunun, altı ayda bir tekrarlanan ve tozu dumana katan Zirve toplantıları ile kamuoyunun gündemine yerleşmesi, bir sonraki Zirve toplantısına kadar da unutulması artık alıştığımız bir durum. Türkiye gibi iç ve dış gündemi her daim hareketli bir ülke için belki bunu doğal karşılamak gerek. Üstelik seçimlerin yaklaştığı ve iç kutuplaşmaların arttığı bir dönemde, AB gibi uzun vadeli bir projenin gündemin ilk maddesini oluşturmasını beklemek iyimserlik olur.

Yaklaşan seçimler nedeniyle 2007 yılı, neredeyse herkesin kayıp yıl olarak gördüğü bir dönem. İlkbahar ayları Cumhurbaşkanlığı seçimleri, yaz ve sonbahar ayları ise genel seçimlerin kargaşası ile geçecek. Ardından yeni hükümetin kurulması, güvenoyu alması, göreve başlaması derken 2008 yılına girmiş olacağız. Bu durum, her konuya olduğu gibi AB ile ilişkilere de yansıyor. Önümüzdeki dönemde bu yansımayı giderek daha fazla hissedeceğiz. Her ne kadar teknik açıdan süreç işliyor gibi görünse de, ilişkilerin ilerleme hızını belirleyen asıl dinamik, şüphesiz siyasi irade. Hükümet de geçtiğimiz dönemde enerjisinin önemli bir bölümünü harcadığı AB konusunda yorgun düşmüş görünüyor.
Tabii bunda, AB'nin ve bazı üye ülkelerin Türkiye konusunda yapıcı olmayan tutumlarının da payı büyük.

Tarihinin en kapsamlı genişlemesinin ardından, kendi iç dinamiklerini rayına oturtmaya çalışan AB'nin öncelikli gündem maddelerini, Anayasa ve kurumsal reform oluşturuyor. Bunlar tamamlanmadan da yeni bir genişlemeye, özellikle de Türkiye gibi bütün dengeleri değiştirecek bir ülkeye kapılarını açma niyeti yok.

Bunun böyle olduğunu, hükümet de çok iyi biliyor. Ne varki, geçtiğimiz hafta Ali Babacan, beklenmedik bir çıkış yaparak AB'ye rest çekiyor. "Türkiye'ye üyelik tarihi verin. Aksi halde, taleplerinizi dikkate almayacağız" diyor. Böylece AB'ye "bu belirsizlikle bu iş yürümez" derken, iç politikaya da "AB'ye karşı tavrımı koydum" mesajı veriyor. Aslında Babacan, bu çıkışında yerden göğe haklı. Geçtiğimiz dönemde üye olan ülkelerin tümü, müzakerelerini, sürecin başında belirlenen üyelik takvimine göre yürüttüler. Türkiye'nin ise böyle bir takvimi yok. Tek bildiğimiz AB'nin bütçe gerekçeleri nedeniyle 2014'den önce üye olamayacağımız. Bu belirsizlik müzakerelerin yürütülmesini güçleştiriyor.
Çünkü üyelik tarihine ilişkin net bir hedef olmaksızın, ne müzakere pozisyonlarını hazırlamak, ne geçiş dönemi taleplerini ortaya koymak, ne de sanayiciyi ağır maliyetler yüklenmeye ikna etmek mümkün. Dolayısıyla talep, haklı bir talep. İş ki, talebin arkasındaki gerçek
niyet, hükümetin seçimlere kadar "hiç bir adım atmama" eğilimi olmasın!

Unutmayalım ki, AB'ye uyum "siyasi kriterler"den ibaret değil. Bu süreçte, üstlenilecek ekonomik ve sosyal pek çok yükümlülük, aslında yıllardır ihmal ettiğimiz ve üyelik hedefi olsun olmasın uymamız gereken koşullar. Bunlara uyumu ertelemenin Türkiye'ye yararı değil, zararı olacağını gözden kaçırmayalım. Aksi halde papaza kızıp, oruç bozduğumuzla kalırız.

Sonuç olarak, AB'nin bugünkü koşullarda Türkiye'ye somut bir tarih vermesi olası görünmüyor. Anlaşılan o ki, Babacan'ın ortaya attığı top, iki taraf arasında uzun bir süre daha çevrilecek...