kriter Logo
 
Ocak 2007European Union SAYI 7
 
sp kriter Editorden icindekiler arsiv abonelik eurohorizons iletisim
spacer spacer
Editor

Yılın ilk ayları Türkiye-AB ilişkilerinde genellikle rehavet aylarıdır. Hummalı tartışmalara ve zaman zaman gerginliğin en üst seviyelere kadar çıkmasına neden olan ilerleme raporlarının ve yıl sonu zirvelerinin ardından her iki tarafta da durgunluk dönemi başlar. Konyu, yavaş yavaş gündemin üst sıralarından aşağılara doğru inişe geçer.

Bu defa da öyle oldu. "Bardak boş mu dolu mu, müzakereler ilerler mi ilerlemez mi" tartışmaları, yerine Irak meselesi, seçimler ve iç gündem maddelerine bıraktı. Hükümetin ve konuyu yakından izleyen sınırlı bir kesimin dışında kimse, bundan sonra ne olacağı, hangi adımların atılması gerektiği, ilişkilerin nasıl canlandırılabileceği konusuyla ilgilenmez oldu.

Hal böyle olunca, ben de bu ayki Kriter'de bu konuyu ele almak istedim. AB'nin sıcak gündeminde neler olduğunu, kamuoyu pek farkında olmasa da, aslında Türk tarafında önemli gelişmeler yaşandığını, hükümetin talimatıyla bürokrasinin harıl harıl AB'ye uyum için yol haritaları hazırladığını yazacaktım.

Almanya Dönem Başkanlığı'nın temel önceliğinin Anayasa'yı yeniden canlandırmak olduğundan, Anayasa meselesi çözülmeden yeni bir genişlemenin imkansız olduğu görüşünün giderek yaygınlaştığından ve bunun gerekçelerinden söz edecektim. Almanya-ABD yakınlaşmasından, bunun AB içinde nasıl karşılandığından, Fransa-Almanya çekişmesinden bahsedecek, Almanya'nın yavaş yavaş "imtiyazlı ortaklık" söyleminin içini doldurmaya başladığını, bunun önümüzdeki dönemde yaratabileceği etkileri tartışacaktım. Bununla birlikte, Almanya'nın kendi dönem başkanlığı sırasında Türkiye ile birkaç müzakere başlığının açılmasını da gündemine aldığını, KKTC'ye yönelik Doğrudan Ticaret Tüzüğü konusunda ise beklediğimiz kadar hızlı bir ilerleme kaydedilemeyeceğini yazacak, nedenlerini ele alacaktım.

Son olarak da medyanın, iş dünyasının STK'ların ve kamuoyunun ilgisi neredeyse tümüyle kaybolmuş da olsa, hükümetin reform sürecine devam etme kararlılığından ve yürütülmekte olan çalışmalardan söz edecektim.

Ancak yapamadım. İçim kaldırmadı. Elim kolum bağlandı.

Hrant Dink'in haince katledilmesi öyle derin bir yara açtı ki, bundan sonra ne olsa o acıyı hafifletemez. Ne tetiği çekenin yakalanmış olması, ne de çektirenlerin açığa çıkması içimize su serpmez.

Giden gitti bir kere...

Arkasından gözyaşı döken binlerce insandan çoğu, Hrant Dink'i kişisel olarak değil, ama bir "aydın", bir "düşünce insanı" olarak, "düşündüğünü özgörce söyleyebilme" mücadelesi veren bir birey olarak tanıyor.

Demokrasi ayıbımız "301"den yargılanmasıyla birlikte, tanımayanlar da tanımış oldu Hrant Dink'i. Önce mahkeme kapılarında "bu ülkeyi herkeslerden çok sevenlerce" tartaklandığına, hakarete ugradığına şahit oldular. Ardından da "onun gibi düşünenlere, düşündüğünü söyleyenlere gözdağı olsun diye" katledildiğine...

Yoksa, onun düşüncelerini paylaşsın, paylaşmasın binlerce insanın Hrant'ın acısını ta derinlerde hissetmesi, "hepimiz Harnt'ız, hepimiz Ermeni'yiz" haykırışlarıyla yollara dökülmesi başka nasıl açıklanabilir:

Suçluyu uzaklarda aramaya gerek yok. Aynayı yüzümüze tutalım yeter.

Evet hepimiz suçluyuz!

Düşünceyi suç sayan bir ülkenin vatandaşı olarak, bu ayıpla yeterince mücadele etmediğimiz, Hrant ve onun gibi bir çok düşünce insanını hedef tahtası haline getirdiğimiz, bu alçakça saldırılardan koruyamadığımız, yalnız bıraktığımız için suçluyuz.

Bir sonraki felaket yaşanana kadar, öncekileri hatırlamadığımız, hep "başkaları yapsın" diye beklediğimiz, bir adım öne çıkmaktan korktuğumuz için suçluyuz...

Olan olduktan sonra tepki göstermenin, çağdaş, demokratik bir hukuk devletinde yaşabilmek için yeterli olmadığını artık öğrenmiş olmamız gerek.

Şimdi birey olarak, toplum olarak düşünme ve düşündüğünü uygulama zamanı...