kriter Logo
 
KASIM 2006European Union SAYI 5
 
sp kriter Editorden icindekiler arsiv abonelik eurohorizons iletisim
spacer spacer
Editor

Sonbahar ayları, Türkiye-AB ilişkileri açısından genellikle tansiyonun yükseldiği aylardır. Avrupa Parlamentosu ve Komisyon raporlarının açıklandığı, strateji belgelerinin yayınlandığı bu kritik ayları, gerilim düzeyini bir cıta daha yüklten Aralık zirveleri izler.
Türkiye'nin adaylığından, müzakerelerin başlatılmasına kadar ilişkilerimizde dönüm noktası oluşturan kararlar hep Aralık zirvelerinde alınmıştır. Bu defa da gelenek değişmedi ve müzakerelerin geleceğine ilişkin kritik kararın alınması, Aralık ayına kaldı. Ancak AB, her zirveye Türkiye damgası vurulmasından usanmış olacak ki, konunun zirvede değil, hemen öncesinde yapılacak dışişleri bakanları toplantısında ele alınmasını kararlaştırdı.

Önümüzde iki seçenek var. 11-12 Aralık tarihli bakanlar toplantısına kadar türkiye havaalanları ve limanlarını Rumlara açma kararı alırsa, müzakereler sorunsuz devam edecek. Tersi olursa, süreç aksayacak. Denklemin buraya kadar olan bölümü basit. Ama biraz derine inince işler karmaşıklaşıyor.

Türkiye, KKTC'ye yönelik izolasyonlar kaldırılmadan limanları açmamaya kararlı. AB tarafı ise iki konuyu ilişkilendirmekten kaçınıyor. Düğümü çözme görevini Finlandiya Dönem Başkanlığı ve Komisyon üstleniyor. Ancak bu kadar kısa sürede herkesi tatmin edecek bir formül bulunması mümkün görünmüyor. Dolayısıyla "müzakerelerin sorunsuz devam etme" seçeneği büyük olasılıkla devre dışı kalıyor.

Geriye "sürecin aksama" seçeneği kalıyor. ama nasıl? İşin karmaşık tarafı işte bu noktada başlıyor. Çnkü sorunun cevabını henüz kimse bilmiyor. AB bir yandan konuyu kendi içinde tartışırken, diğer yandan Türkiye(nin alternatif senaryolara verebileceği tepkiyi kestirmeye çalışıyor. Türkiye-AB jargonunda "tren kazası" ifadesiyle yerini bulan, "müzakerelerin tümüyle askıya alınması" seçeneği ise artık rafa kalkmış durumda. Kimse bu ihtimalin doğrubalieceği riski göze alamıyor. Ama alternatif senaryolar arasında "pembe tablo" ihtimali de görünmüyor.

Masadaki seçenekler, "ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye" odaklı alternatifler etrafında şekilleniyor. Ek Protokol'ün uygulanmamasından etkilenecek müzakere başlıklarının sayısı, teknik olarak 3-4'ü geçmezken, askıya alınması telaffuz edilen başlık sayısı 10 ila 15 arasında değişiyor. Bu da üye ülkelerin konuyu teknik değil, siyasi boyutta ele aldığını gösteriyor.

Türkiye'yi köşeye sıkıstırıp adım atmaya zorlamayı, ancak tümüyle de küstürmemeyi hedefleyen bu senaryolar, tren kazasını önlemekten çok, kazanın vahametini azaltmayı hedefliyor. Oysa 10-15 başlıklı senaryoların uygulanması Türkiye açısından durumun vahametini azaltmıyor. AB ile ilişkilerimizdeki Mehteran ritminin hepimize bıkkınlık verdiği bir ortamda, süreçteki yavaşlamanın Türk kamuoyunda yaratabileceği etkiyi AB yetirince algılamış görünmüyor.

Üye ülkeler başlık hesabı yapa dursun, Türkiye'de konuya ilişkin tartışmalar giderek alevleniyor. "İlişkileri biz kendimiz askıya alalım", "bir-iki yıl soluklanıp sonra bakalım", "kendimize uygun koşullarda bir imtiyazlı ortaklık önerisini AB'ye biz götürelim" gibi dahiyane fikirler havada uçusuyor. Akılcı olmaktan çok duygusal tepkilerin tetiklediği bu tezler AB ile müzakere süecini askıya almış bir Türkiye'nin ekonomik açıdan nasıl etkileneceği, uluslararası piyasalarda nasıl algılanacağı gibi hayati konuları gözden kaçırıyor.

Önümüzde yaklaşık iki haftalık bir süre var. Bu süreyi, "kaş yaparken göz çıkaracak" alternatifler üretmeye değil, AB'ye "tümden askıya almakla", "15 başlıkta askıya almak" arasında pek bir fark olmadığına ikna etmeye harcamakta fayda var.

Siyasi düzeyde gerekli girişimlerin yapıldığına şüphe yok. Resmin eksik parçasını tamamlamaksa sivil toplum kuruluşlarına düşüyor.

Haydi STK'lar, sürece katkıda bulunmanın tam zamanı.....