 |
Bu kargaşa kimin işine yarıyor?
Türkiye acayip bir ülke
Ne içinde yaşayanlar, ne de dışarıdan izleyenler
Türkiyeyi tanımlayacak doğru sözcükleri bir araya getirebiliyorlar. Herkesin hemfikir olduğu tek konu ise,
Türkiyenin değiştiği. Hem de hızla
Kimilerine göre bu değişim, daha demokratik, daha
güçlü bir Türkiyeye doğru açılan bir kapı, kimilerine
göre ülkeyi anti demokratik, baskıcı bir rejime doğru
sürükleyen bir tehdit.
Görüntü, kimin nereden baktığına ve bakış açısını şekillendiren anlayışın ne olduğuna göre değişiyor.
Grilerin giderek kaybolduğu, siyahlarla beyazlar arasındaki çizgilerin ise keskinleştiği bir kutuplaşma döneminden geçiyor Türkiye.
Farklı düşünen herkesin birbirini ötekileştirdiği,
hoşgörünün tahammülsüzlüğe dönüştüğü, kimsenin kimseyi dinlemediği bir ortamda, doğal olarak ne toplumsal uzlaşı kültürü yerleşebiliyor ne de
demokrasi içselleştirilebiliyor.
Son dönemde yaşanan gerginlikler, Türkiyenin, tüm kurumları ve kuralları ile eksiksiz işleyen bir hukuk devleti olmaktan hala çok uzak kaldığını tüm çıplaklığı ile ortaya koyuyor.
Oysa 2000li yılların başında, AB üyeliğine adaylık statüsü ile başlayan ve baş döndürücü bir hızla gelişen süreç hepimizi çok umutlandırmıştı. Ardı ardına çıkarılan reform paketleri ile tabuları yıkan, ezberleri bozan bir görüntü çizen Türkiye, AB ile katılım müzakerelerine başlamış; yapılanlar, gelecekte yapılacakların göstergesi
olarak algılanmıştı.
Ancak zaman içinde anlaşıldı ki, meğer değişen kafalar
değil, sadece yasalarmış.
Yasaların hızına yetişemeyen kafalar, bugün yaşanan
gerginliklerin, ancak demokrasi ve hukuk devleti ilkelerinin yerleştiği ve toplumsal uzlaşının sağlandığı bir
ortamda aşılabileceğini kavrayamamış. Demokrasi ve
istikrarın, güven, vizyon ve birikim meselesi olduğunu
anlayamamış.
Oysa biz, 2000lerin başında giriştiğimiz reformlara hız
kesmeden devam edebilseydik, yeni bir sivil anayasayı
toplumun tüm kesimlerinin katıldığı bir uzlaşı sürecinde
gerçekleştirmiş; yasal düzenlemeleri temel hak ve
özgürlükleri geniş biçimde yorumlayarak yapabilmiş,
bir başka ifadeyle, AB uyum sürecine dört elle sarılmış
olsaydık, bugün çok büyük ihtimalle demokrasimiz adına
kaygı duymuyor olacaktık.
Tozu dumana katan bu kavganın galibi, demokrasi ve hukuk devleti ilkeleri olmalıdır. Bu ilkelerin, yaşanan kamplaşmanın tarafları da dahil olmak üzere tüm kesimlerin ihtiyaç duyduğu, her görüşün temsil edilebildiği son derece geniş kavramlar olduğu artık anlaşılmalıdır.
Toplumun güven duygusunun hızla yıprandığı bu dönemde, güvensizliğin sadece siyasi sonuçlar doğurmayacağı açıktır. Siyaset, toplum ve ekonomi birbirinden ayrı düşünülemeyecek bileşenlerdir. Bu gerginliğin, siyasi ve toplumsal dengelerin yanı sıra, yatırım ve ticaret gibi ekonominin temel yapıtaşlarını da yerinden oynatması an meselesidir. Küresel krizin etkilerinin hala yoğun biçimde hissedildiği bir ortamda, Türkiyenin ihtiyacı olmayan tek şey, herhalde siyasi istikrarsızlığa bir de ekonomik istikrarsızlığın eklenmesidir.
Bugün Türkiyenin çizdiği tablo, içeride ve dışarıda
Türkiyenin güçlenmesini ve AB üyesi olmasını istemeyenlerin ekmeğine yağ sürmektedir. Bundan zarar gören ise her zaman olduğu gibi yine Türk toplumu ve demokrasisidir. Reform süreci, çatışan çıkar grupları arasındaki güç mücadelesi olmaktan bir an önce çıkarılmalıdır. Toplumsal uzlaşıyı sağlamak kuşkusuz iktidarın görevidir. Ancak bu, sadece iktidarın sorumluluğuna bırakılamayacak kadar önemlidir. Demokasiye kerhen değil, gerçekten inanan tüm kesimler, bu kısır döngüyü kırmak için çaba harcamalıdır.
DR.ŞEBNEM KARAUÇAK
GENEL YAYIN YÖNETMENİ
|